Thursday, 7 October 2010

Hatırlamakla düşünmek arasındaki o ses

Nobel Edebiyat Ödüllü romancımız Orhan Pamuk’un son kitabı “Manzaradan Parçalar: Hayat, Sokaklar, Edebiyat” raflardaki yerinin aldı. Kitap, yazarın sesine romanlarından daha yakın olmak isteyen okurlarının çok hoşuna gidecek.



“Masumiyet Müzesi”nin yayımlanmasının iki yıl ardından Orhan Pamuk, kariyerinde üçüncü kez bir romanla değil, kurgu haricindeki yazılarının bir toplamıyla okurlarıyla buluşuyor. İlk olarak 1999 yılında çalakalem yazılarını, çeşitli yerlerde yayınlanmış röportajlarını ve denemelerini içeren bir kitap yayımlamıştı Pamuk: “Öteki Renkler.” Daha sonra 2003 yılında, hayli otobiyografik detaylar içeren harikulade bir kent güzellemesi, “İstanbul: Hatıralar ve Şehir” yayımlandı. Tam yedi yıl ve bir roman sonra, bu kitaplardakine benzer bir stildeki “Manzaradan Parçalar” çıkageldi. Kitabın adındaki manzara kelimesine dikkat çekerek ardındaki neden sorulduğunda, Pamuk, “Manzara benim için hem Türkiye’dir, hem de Dünya,” diyor; “Son birkaç senedir gençliğimdeki resim yapma iştahı canlandı. Manzara resmi, anlamı, İstanbul manzarasını manzara yapan şeyler... Bunlarla ilgiliyim.”


“Manzaranın güzelliği hüznünde yatar”

Enteresandır ki, yazarın “İstanbul” kitabı da manzara üzerine bir alıntıyla açılıyordu: “Manzaranın güzelliği, hüznünde yatar.” O kitapta hakim olan kırgınlık, hüzün, tatlı melankoli duygusunun yerini, “Manzaradan Parçalar”da daha muzip bir ses alıyor. Sanırım Orhan Pamuk okurları için şunu söylemek yanlış olmaz: “Öteki Renkler”de sevdiğimiz bir yazarı ilk defa romanlarının haricinde kişisel anlatılarından tanıma olanağı bulmuştuk. Bu kitapta yeni bir tanışıklığın verdiği heyecan ve çekingenlik vardı. “İstanbul”da bu sevdiğimiz yazarın çocukluğunu dinlerken, bu sefer eski fotoğraflara bakarken yaşadığımız o ılık ve yumuşak nostalji hissi bizi kendine bağlamıştı. Pamuk’un bu kitabında İstanbul’un kendine özgü duygusal iklimiyle özdeşleştirerek kavramlaştırdığı “hüzün” kelimesi, yazarın bizzat seçerek kitabına dahil ettiği Ara Güler’in İstanbul fotoğraflarının gizli büyüsüne işaret ediyordu sanki. “Manzaradan Parçalar” ise biraz daha muzip ve deyim yerindeyse parçalı bir duygusal tona sahip. Pamuk, bu üç kitabı arasıdaki akrabalıktan şöyle bahsediyor: “Bu kitap, biraz ‘Öteki Renkler’e benziyor, ama burada kendimden daha eminim. Dünya ile kendimden bahsetmeyi aynı anda daha rahat yapıyorum. ‘İstanbul’ kitabımda böyle bir şey keşfettiğimi düşünüyorum. ‘İstanbul’ ne tam bir otobiyografi ne de tam bir antropolojik, İstanbul kenti imgesini yazarlar ve ressamlar tarafından keşfedilmesi üzerine bir denemedir, ikisi arası bir şeydir. Ama onun tonundan çok hoşlandım ve daha sonra yazdığım makalelerde de o tonu tutturmaya çalıştım. Bu kitabımda da bu var.”


Mimari, Resim ve Yazın

Orhan Pamuk’un kalemini bu kadar güçlü, zevkli ve enteresan kılan şey, onun resim ve mimari ile olan ilişkisidir. Bu bakımdan, yine son kitabında da, yazarın gençliğinde resim yapmaya olan merakı, manzara tutkusunu anlamaya yardımcı olabilir. Öte yandan Pamuk, romancı olmaya karar vermeden önce de üniversitede üç yıl kadar mimarlık okumuş. Yazar için resim ve mimarinin o yıllarda kaldığına inanmak hayli zor. Zira Pamuk’un eserlerinde resim ve mimari sadece birer motif olarak değil, onun edebiyatını bizzat şekillendiren faktörler olarak yer buluyor. Yazarın katman katman ördüğü anlatı, her romanda kendine özgü bir ev, bir bina yaratıyor adeta. Bu özel tarzın en güzel örneği “Benim Adım Kırmızı”da, en postmodern ve ayrıksı örneği ise “Kara Kitap”ta kendini göstermişti. “Manzaradan Parçalar”da ise yazar bu sefer “yaşam” dediğimiz şeyin karmaşık mimarisine ışık tutuyor. Gözümüzün önündeki manzaranın parçalanmışlığını hatırlatıyor ve bütünü görme arzusunun felsefi ve edebi hazlarını övüyor. “Yüksekçe bir yerden her şeyin gözüktüğü bakış açısı beni ilgilendiriyor,” diyor Pamuk, “Bu da, filozofun, yazarın, düşünürün, her şeyin anlamını, bütününü görme isteğine denk düşüyor.”

“Manzaradan Parçalar”, yazarın üslubunu sevenler için harikulade bir okuma deneyimi sunuyor. Yazarın babasının ölümü, siyasi dertleri, futbol hakkında hissettikleri, kent gözlemleri, yazın düşünceleri hem birer otobiyografik anlatı fragmanı, hem de kimi zaman duyguların kimi zaman fikirlerin yelkeniyle açılınan birer felsefi macera olarak kurgulanıyor. Pamuk’un bir röportajında “hatırlamakla düşünmek arasındaki o ses” diye ifade ettiği şey, tam da bu olsa gerek.


Saturday, 4 September 2010

Pascal Bonitzer--dublajlı, altyazısız


Aylar önce Pascal Bonitzer'in
Kör Alan ve Dekadrajlar kitabını okurken zihnimdeki okuma sesime yapışan aksak ritmden usanmış, kitabın içeriği iştahımı kabartmasına rağmen, okumayı bırakmıştım. Hep aklımın bir köşesinde beni dürten bu kitaba bir şans daha vermek istiyor, belki de ben yeterince özen gösteremedim, diye düşünüyordum ara sıra. Kitap üzerine fikrini sorduğum bir arkadaş dilinden o kadar zorlanmadığını söyleyince, yeniden Pascal'ın yazdıklarına dönmek istedim. Pascal'ın bir başka kitabını, Bakış ve Ses'i elime aldım geçenlerde. Biraz da, şu sıralar zevkle okumakta olduğum Mazi Kabrinin Hortlakları'nda sıkça geçen "ses" kavramı üzerine düşünmekte olduğumdan... 30. sayfadayım ve yine o his, o ses baki! Bu kitabı okumak, tıpkı dublajlı bir belgesel izlemeye benziyor! Yazarın ağzı başka türlü kıpırdıyor, derinden kısık bir ses geliyor ama sanki ağız hareketlerine ve kamera karşısında konuştuğu süreyle uyuşması için bozuk, özensiz, düzensiz, karman çorman, ağır aksak ritmdeki bir Türkçe dublaj tarafından bastırılıyor. Yine o his, yine o ses, zihnimdeki okuma sesimi, ritmimi ele geçiriyor ve sündürüyor. Cümlelerin anlamı değil, bu cümlede bir sorun var ama ne peşine düşerken yakalıyorum kendimi sürekli. Tıpkı belgesel izlerken olduğu gibi!...

Bununla birlikte, bazı yerlerde kimi eser adlarının direk Türkçesi yazılmış, orijinal adı bir parantez içinde veya dipnotta verilmemiş... Öte yandan, kimi eserlerin (örneğin yazarın gönderme yaptığı birkaç tez metninin) de sadece Fransızca adı yazıyor, yani Fransızca bilmeyen okur bu tezin veya eserin ne üzerine olduğunu anlamayacaktır.
Yine de, cümleler üzerinde kafa yorup, sakatlıklarından arındırınca erişilen anlam zihinsel hazlara dokunduğundan, kolay kolay vazgeçilemiyor Pascal'ın kitabından...

Sunday, 29 August 2010

Pamuk's Interview on NTV--Observations and Afterthoughts


Pamuk was on TV just a minute ago for an interview about his latest release, a collection of essays previously published (or unpublished) in various written media. This writing attempts to record the observations and afterthoughs he gave rise to.



Throughout the interview, I felt Pamuk was careful to stay within the realm of literature and sound as a man of letters above all. While talking about politics, he mostly voiced a writer's sensitivity.

------

I believe it was very meaningful that Pamuk was compared to Ara Guler, a prominent photography artist who is famed for his nostalgic Istanbul B&Ws. It was obvious how Pamuk took this comparison suggested by the interviewer with happiness. Pamuk wanted to become a painter when he was young, and at university he ended up as a student of architecture. He has the attitude of a chronicler in his novels and it seems this attitude was latent in his relationship to his surroundings since he was very young. The intention to record things using colours and sketches, and the intention to record things using words have a similar source of inspiration and a similar aspiration, if you like. Comparing him to Ara Guler, or rather his art to Ara Guler's, has revealing connotations. The most obvious one is that Pamuk's oeuvre can be read as an archaeology of emotions that were brought by modernization in Turkey. When Pamuk said in today's interview that he saw the Istanbul of his childhood when looking at photography by Ara Guler, he was already hinting the connection: Ara Guler recorded in 'emulsion particles' what Pamuk meant to record via colours, or later, via words. This common aspiration created the most wonderful outcome in Istanbul, a delightful read contributed equally by Guler's visuals and Pamuk's words belonging to a nostalgic/melancholic Istanbul.

----

Pamuk heralded the topic of a new novel he was preparing to write. Pamuk will write about a street vendor "bozaci" and as far as I could discern from what he said, he will be chronicling the modernization tensions again through tensions between local ways of doing things and new forms of doing things with the advent of capitalist market practices. My personal expectation is that he will attempt to draw a map of Istanbul through the walks of this street vendor and echo James Joyce's way of mapping Dublin in Ulysses.

----

It was impressive when he said he personally and emotionally hates the September 12 Legacy first of all as a writer for what it has done emotionally to people of this country as a whole.

----
The connection he drew among Madame Bovary, Anna Karenina, and Ask-i Memnu was kind of inspiring to re-consider these novels in terms of their major women characters and their relation to their husbands and the common values these husband figures represent.
----
He emphasised a very important issue when he underlined that literature world is dominated by English speaking world and its market. He pointed out that not many cultures are represented in the realm of a so-called meta-national world of literature. This for him is to blame for easily fabricated lies and myths about these cultures that remain under-represented. One of his crucial sentences stated that it was very easy to make people believe lies so long as they remain ignorant about a culture, or people. I thought how some people take ignorant pride in denigrating Persian culture without knowing anything about what it comprises, and how I loathe such an attitude.
----
It was kind of a relief when he mentioned that he had always been a lonesome writer without much lifetime friends around--that means probably nothing is wrong with me; at least increased my hopes to think that way. Another relief was when he said he got his first book published at the age of 30--that means I have two more years to publish a book! :) Though I get a bit upset when I know that he wrote Cevdet Bey when he was only 23.

----

I read in newspaper yesterday that Pamuk's recent book includes a drawing of the house in My Name is Red--I adore the fact that he has never actually given up his graphic tendencies even though he committed himself to writing. The way he uses architecture in composing his novels is just adorable...

Friday, 12 February 2010

Feride Çiçekoğlu - Vesikalı Şehir


Uçurtmayı Vurmasınlar'ın yazarı ve senaristi olarak adına aşina olduğum Feride Çiçekoğlu'nun daha önce bir eserini okumamıştım. Vesikalı Şehir, dört bir yandan sürekli karşıma çıkıyordu; öyle ki en son bir de kitapçıda karşıma dikilince elimi uzatıp hemen aldım. Hakkında bir şey biliyor muydum? Hayır... Referans verilen veya alıntılanan yazılardan edindiğim izlenimden başka bir fikrim yoktu. Kitabı merak etmemin nedenlerini ve sürekli karşıma çıkmasının ardındaki gizemi anlamam uzun sürmedi; Feride Çiçekoğlu'nun cümleleri üzerinde gözlerim hevesle gezindi...

Bir kitabın değişik anlatım tarzlarını harmanlaması harikulade bir şeydir, çünkü bir konunun hem bilimsel, hem akademik, hem şiirsel, hem öyküsel, hem öznel, hem nesnel (dışardan; kesinlikle tarafsız değil), hem linear, hem non-linear, hem bilinç düzleminde hem de bilinçakışıyla ele alınıp anlatılabileceğini ve bu tarzların hiçbirinin birbirinden üstün olamayacağını, herbirinin başka türlü bir tadı olduğunu hatırlatır.

Vesikalı Şehir, bir sahneyle açılıyor. Birinci tekil kişi anlatımıyla, yazarın bilincinde geziniyoruz. Anlatıcımız hafiften sarhoş olduğundan, bilinçakışındaki karman çorman kopuk referanslar, kitabı okudukça anlamlanacak... Bu bir nevi "konsantre" öğeler geçişinin kıvrımları, ilerleyen sayfalarda önümüzde açılacak. Sonra o sayfalar okurun zihninde tekrar buruşturulup birleştirilip okurun kendi beyin kıvrımlarının arasına bükülerek girecek, orada yer edinecek. Okurun, anlatıcınınkine benzer bir sarhoşluk anında da, kendi bilinçakışı yapbozu belirecek... Bir eser etrafında şekillenen düşünce bricolage'ı... Kitabın prologue'u, "Dolmuşta" bu nedenle hem bir prologue hem de epilogue aslında.

Vesikalı Şehir, üç fasıldan oluşuyor: Şehrin Zamanı, Şehrin Eşiği, Islak Rüyalar Şehri. Her bir fasıla eşlik eden bir de kısa öykücük var (deneme de denebilir veya "sahne" zira bu ara bölgeler çok "arada": sinematik yazın diyebileceğimiz bir türde). Tüm kitapta varlığını her daim sürdüren birkaç öğe var: zaman, ritm, eşik, ve kadın.
Modern kent ile fahişe kadının, kırsal ile şefkatli kadının özdeşleştirildiği bir dizi filme bakarken yazar, Vesikalı Yarim'in Sabiha'sını "çok tuhaf çok tanıdık" yapan şeyin ne olduğunu da anla(t)maya çalışıyor. Feride Çiçekoğlu, bu kitabın oluşmasında Çok Tuhaf Çok Tanıdık'tan ilham aldığını açıkça vurguluyor. Yazarın samimi itirafları da kitabın "çok-tarzlı" yapısının arkasındaki oluşma sürecine ışık tutuyor: "İyi bir roman, insanda roman yazma isteği uyandırırmış. Benimki de o hesap ... Derdimi, yolları bir minibüste kesişen insanların hikayeleriyle anlatmak veya bir film senaryosu gibi kurgulamak aklımdan geçmedi değil. Ama adım adım işin içine girdikçe, yaşadığım sürecin kendisini de sorgulayan, sezgilerden yola çıksa da duygulardan arındırılmış izlenimi veren, yer yer dipnotlarla desteklenmiş bir anlatıyı denemek istedim." Böylece yer yer sinematik öykücükler, yer yer akademik tonda yazılar ile ilerliyor kitap.

Metropolis ve Sunrise'dan Dark City ve Sin City'e, Cleo de 5 a 7'ten L'Avventura'ya, Şehvet Kurbanı ve Yalnızlar Rıhtımı'ndan Ah Güzel İstanbul'lara ve Anlat İstanbul'a kadar otuzun üzerinde filmde kadın karakterler üzerinden kent ve kadın ilişkisine bakıyor Feride Çiçekoğlu. Vesikalı Yarim'in Sabiha'sı üzerinde özellikle duran yazar, Reha Erdem'in Korkuyorum Anne'siyle noktalıyor sözünü.

Sinema, kent ve kadın ilişkisiyle ilgilenen herkesin seveceği ve yararlanacağı bu kitap harikulade keyifli.

Sunday, 31 May 2009

Chaos, Territory, Art: Deleuze and the Framing of the Earth


Elizabeth Grosz'un son kitabı olan Chaos, Territory, Art, Deleuze'ün sanat yaklaşımı üzerine yoğunlaşıyor. Ancak genel anlamda bir yardımcı kitap kesinlikle değil, zira Deleuze hakkında bilgi sahibi olmayan okurlar için başta dili ve terminolojisi, metni anlamlandırmanın önünde engel oluşturacaktır. Öte yandan, Elizabeth Grosz, anlaşılması zor gözüken, kolay tanımlanamayan Deleuzyen terimlere oldukça güzel, sakin, ve anlaşılır yaklaşıyor. Bu şekilde, korkutucu gibi gözüken bir terimi örneğin, adını bahsetmeden dolaylı, sakin ve tutarlı bir üslupla anlatarak, doğru zaman geldiğinde "işte bu" diyerek, okuyucuya sunuyor. Eğer bu kavramı önceden Deleuze'den dinlediyseniz, Grosz'un yaklaşımı güzel bir anlam yorumu olarak katkıda bulunuyor.
Kitap ne ile ilgili? Öncelikle Grosz, sanatın felsefe ve bilim alanları ile benzer bir derdi olduğunu, ancak bu üç disiplinin bu soruna farklı yöntemlerle yaklaştığını ve bunun sonucu olarak da farklı şeyler ürettiğini vurguluyor. Peki nedir bu ortak sorun? Bilinmeyen elbette. Bir diğer deyişle 'kaos,' yani evrende bizim algımız veya düşünce modellerimizin henüz açıklamadığı, gerçekleşmemiş, ama potansiyel olarak varolan ilişkiler bütünü, titreşimler. Sanat, bu bilinmezliğin güçlerine yönelerek, onlardan tüm bedeni uyaran, yeni ve alışılmadık duygulanımlar yaratır. Örneğin, bir çığlık-olmak gibi. Felsefe ise bu bilinmezliği açıklayacak veya onun üzerine düşünmeyi sağlayacak terimler üretir. Bilim ise bu bilinmezlikten belli paternler çıkarsayarak, tahmin edilebilirlik paternleri oluşturmaya çalışır ve bu şekilde geleceği kontrol etmeye yönelir. Aslında her üç disiplin de bunu yapmakta, geleceğe yönelmektedir. Çünkü gerçekleştirilen her bilinmezlik, bu sınırın daha da ileri doğru itilmesine neden olur diyebiliriz. Öte yandan kaosun güçleri hiçbir zaman tam olarak gerçekleştirilemez, sadece yaklaşılabilir, bizim algılayacağımız boyuta indirgenebilir, ama mutlaka kendi özlerinden birşey kaybederler. Kaosun güçlerinin varoluş sınırlarımız içine akmasını sağlayan sanat, felsefe ve bilim, aslında bu bakımdan bir tür "elek" işlevi görür. Aynı zamanda bu üç disiplin de bir çerçeve belirlemekte ve onun içinde varolmaktadır. Örneğin, Deleuze'e göre en eski sanat, mimari olarak görülebilir. İlkel insan, kendi yaşam alanını belirleyerek, onun sınırlarını çizerek, kendine bir "alan/ülke/yurt/mekan" yaratmıştır. Bu an, bir içerisi ile birlikte bir de dışarısı oluşturmuştur. Güvenli, bilinen, tahmin edilebilen bir içerisi ve tekinsiz, bilinmeyen, anlaşılamayan güçlerin alanı olan dışarısı. Bu çerçeve, hem maddesel hem de düşünsel bağlamda yaşamlarımızı, hayat algımızı, düşünce dünyamızı, yani tam anlamıyla varoluşumuzu tanımlamaya, çerçevelendirmeye devam etmektedir. Bu açıdan, yani "çerçeve" açısından bakıldığında, üç disiplinimiz (sanat, felsefe, ve bilim) bu çerçeveyi hem oluşturan, hem de onda delikler açarak kaosun bilinmeyen güçlerini çerçevenin içine alan pratiklerdir. Varoluş sınırlarımızı belirlemekle kalmaz, kendimizi evrende konumlandırmamıza, bu konumu niteliklendirmemize yardımcı olurlar. Bununla birlikte, birer elek vazifesi görerek kaosun güçlerini zaman zaman faydalı olabilecek şekilde yaşam alanımızın içine akıtırlar. Sanat, bilim ve felsefe bu bağlamda tanıdık güçlerin, bilinmeyen güçlerle bir birleşimi olarak görülmektedir. İşte Deleuze'ün anlaşılması zor kavramlarından biri olan "ritournelle" veya ingilizcesi "refrain" burada karşımıza çıkar. Tez konum olduğu için "refrain" ile baya uğraşmıştım. Çoğu metin, sürekli daha fazla terimi işin içine sokarak anlatmaya çalışırken refrain'i, Grosz bir çerçeve modelinden, ve günlük hayatımızın merkezindeki ev modelinden yola çıkarak anlamamızı kolaylaştırıyor. Ben de tezimin ilk taslağında, Bachelard'dan faydalanarak ev örneği üzerinden anlatmayı seçmiştim. Yani nedir peki şu refrain diyecek olursanız, üç özelliği var: birincisi kaos'un ortasında, kaosun güçlerini düzenleyerek oluşturduğumuz bir ses bloğu, yani düzen (ama geçici). Karanlıkta korktuğunda ıslık çalan bir çocuk örneğini veriyor Deleuze. İkinci özelliği, bunun bir çerçeve belirlemesi, yani bilineyen kaos güçlerini dışarda bırakmaya yönelik, izole etmeye yönelik bir görev kazanması. Üçüncü olarak ise, kaosun güçlerini seçerek içeri bırakması: evin pencereleri gibi. Tüm bunlar olurken, refrain, hiç değişmeden kalır. Kimi zaman çerçevenin doğası tamamen değişir, çünkü çerçevenin içi de tam olarak sabit ve durgun değildir, içerde de bir hareketlilik bir ilişkiler bütünü vardır. Refrain, ilk başta bir şeyin sonucu olarak ortaya çıkmasına rağmen, bu neden, çerçevenin doğasının değişmesinden ötürü ortadan kalksa bile refrain ortadan kalkmaz ve çerçeveyi bir arada tutmaya yarar. Tüm bunları anlamak için Deleuze ve onu açıklayanlar (örneğin Ronald Bogue) kuşların melodilerinden yola çıkar. Bunun detaylı incelemesi ve açıklaması için Ronald Bogue'un Deleuze on Music Painting and the Arts kitabına yönelebilirler.
Grosz'a dönecek olursak, sanırım kitabın adı buraya kadar anlaşılmış olmalı. Grosz, sanat bilim ve felsefenin içinde bulunduğumuz evreni nasıl çerçevelediğini, anlamlandırdığını, ama daha önemlisi kaosa nasıl açıldığını, tüm bunları hangi yöntemler ile nasıl yaptığını ve ne sonuçlar doğurduğunu anlatıyor. Daha çok sanat (müzik ve resim) ve duygulanım üzerinden felsefe ve bilime açılıyor. Sanatın (özellikle müziğin) doğuşunu anlamak için Darwin'den yaptığı alıntılar ve Lingis katılmış analizler, çok heyecan verici. Grosz, bir de Çağdaş Aborigin Resmi üzerine, anlattığ teoriler ışığında yorum eklemiş. İlgilenenler bu detaydan hoşlanabilir.

Wednesday, 27 May 2009

Modern Kıbrıslıtürk Edebiyatı Serisi


Kıbrıs'ta heyecan verici gelişmeler her zaman olmuyor. Politik alanda belki ama özellikle görsel sanatlar ve edebiyat alanında sular her daim sakin bu diyarda. Geçtiğimiz hafta içinde, beni çok heyecanlandıran bir projenin basın toplantısı ve tanıtım kokteylinde, özlediğim edebiyat ortamlarından biri vardı. Kıbrıslıtürk şair, yazar, ve sosyal düşünür Mehmet Yaşın'ın önderliğinde, dört yıl süren kapsamlı ve kalabalık bir çalışma ile Modern Kıbrıslıtürk Edebiyatı Serisi oluşturulmuştu. Kıbrıs'ta bir edebiyat geleneği yok değil. Gelenek belli ki var ama kitapevi yok. Kuzey Kıbrıs'ın 5 büyük kentinde sadece Lefkoşa'da bir-iki kitapevi bulunuyor. Yani öğrenci kenti tabir edilen Magusa'da, azımsanmayacak öğrenci ve genç nüfusa sahip Girne'de, Güzelyurt ve Lefke'de gidip vakit geçirebileceğiniz, yeni çıkanları takip edebileceğiniz bir kitapevi yok. Yani adada okuma alışkanlığı, malesef yaygın değil. Peki okuma alışkanlığı yoksa, edebiyat geleneği nasıl var olabilir?
Mehmet Yaşın'ın önderliğinde bir araya gelen sekiz editör, nasyonalist projenin kurumsallaştırmasından uzak kalmış bir edebiyat seçkisini, Modern Kıbrıslıtürk Edebiyatı olarak sunuyor. Bu, Yaşın ve ekibinin nasyonalist bir amacı olduğu anlamına gelmiyor. Sömürge yönetimi, savaş, ve benzeri sosyal nedenlerden ötürü 19.yy'da sınırları ulus ekseninde çizilememiş olan ve dolayısıyla kurumsallaşmamış ve gelenekleşmemiş bir edebiyat vücudu oluştururken Yaşın ve ekibi, modernist değil aslında postmodernist bir açıdan bakıyor bu kavramlara. Yani "gelenek", "ulus", "modern edebiyat" gibi kavramlara eleştirel yaklaşıyor. Örneğin, her seçkide olduğu gibi bir edebiyat kanonu tartışması açılmış seçkinin oluşturulma ve yayımlanma sürecinde. Yaşın ve arkadaşlarının yaptığı seçkiye dahil olmak istemeyen, dahil edilen eserleri ve kişileri eleştiren, projeye sıcak bakmayan yayınevleri ve yazarlar olmuş. Yaşın'a kanonlaştırma eleştirilerine nasıl baktığını sorduğumda, bu tür eleştirilerin proje açısından aslında verimli olduğunu söyledi. Oturmuş bir edebiyat kanonunun olmaması, seçkinin hem bir kanonlaştırma hem de yeniden kanonlaştırma yapmasına olanak tanıdığını ve bu yaklaşımın gölgede kalmış, örneğin kadın yazarları veya yöresel aksanla eserler veren sözde popüler kültür sanatçılarını da seçkiye katabildiklerini belirtti. Öte yandan "modern" kelimesi üzerinden açılan bir tartışma üzerine kendisine seçilen edebi türlerin (Romanlar, Öyküler, Operet ve Oyunlar, Şiirler, Denemeler, Edebiyat Eleştirisi) batı edebiyat geleneğinin şekillendirdiği türler olmasının bir tür kısıtlama getirip getirmediğini, neden böyle bir sınıflandırmaya gitmeyi tercih ettiklerini, ve bunun dezavantajları olup olmadığını sordum. Yaşın, "modernite" kavramının zaten batı-merkezli bir bakış açısını ima ettiğini söyledi ve elbette bahsedilen sınıflandırmalara uymayan metinlerle karşılaştırkarından bahsetti. "Kimi zaman önemli ve uzun süren tartışmalar yaşadık, bu metni denemelere mi koysak, anı yazılarına mı, yoksa edebiyat eleştirisine mi? Örneğin Anı ve Gezi Yazıları cildinin ilk eseri böyle bir şey. Hem bir anı, hem de sosyal eleştiri. Genellikle sosyal ve politik eleştiri yazılarını Denemeler cildinde toplamıştık, bu nedenle bu metin üzerine çok düşündük. Benzer tartışmalar Denemeler ve Edebiyat Eleştirisi ciltlerini oluştururken yaşandı. Aynı zamanda iki sınıfa da girebilecek eserler, veya ikisinin de arasında duran eserlerle karşılaştık," diyor Yaşın. Bu da önemli bir nokta, sözkonusu sınıflandırmalar da tıpkı seçkiler gibi tartışmaya açık. Üçüncü tartışmalı nokta ise "Kıbrıslıtürk" ifadesi. Seçilen eserler, 1870ler kadar gerilere gidiyor. Peki bu zamandan beri bir Kıbrıslıtürk kimliğinden söz edilebiliyor mu? Kıbrıs'ta 16.yy'dan beri Türkçe konuşulmasına rağmen, yazılı Türkçe edebiyat, 1878'de, adaya baskı makinasının İngiliz sömürgeciler tarafından getirilmesiyle başlıyor. Bu dönemde Türk ulus bilinci yerine Osmanlı-Müslüman bilinç olduğu biliniyor. Yaşın, Kıbrıslıtürk kimliği ve ikidillilik üzerine heyecan verici ve hatta çok ender bulunan türden çalışmalar gerçekleştirmiş bir sosyal düşünür. Yaşın'ın 1994'te çıkan Kıbrıslıtürk Şiiri Antolojisi ve onun genişletilmiş basımı olan Eski Kıbrıslı Şiiri Antolojisi, adada varolan kimlik halleri üzerine düşünen kitaplar. Elimizdeki seçkide de Yaşın, Kıbrıslıtürk tanımını mümkün olduğunca geniş tutuklarını belirtiyor. Kıbrıs'ta yaşayan, kendini Osmanlı-Müslüman olarak tanımlayan Osmanlıca veya Türkçe ürün veren yazarlar ile İngiltere'de yaşayan ve İngilizce yazan Kıbrıslıtürkler, Türkiye'de ürün veren Kıbrıslıtürkler ve hatta Türk diline bağlanıp adada yaşayan, eserlerini Türkçe veren Kıbrıslıermenilerin yapıtlarını da içeriyor seçki. "Böylece," diyor Yaşın, "'Kıbrıslıtürk Edebiyatı' tarifi, birbiriyle çelişmek yerine, içiçe geçen çok-kültürlü, çok-dilli, çok-coğrafyalı bir dizgede ele alınıyor."


Önemli bir ilk
Böylesi zengin bir bakış açısının oluşmasının arkasında Yaşın ve bir dönem kendisinin öğrencisi olmuş, adanın genç yazar, eleştirmen ve şairleri bulunuyor. Ahmet Gildir, Bilen Kılıç, Gür Genç, Jenan Selçuk, Murat Bülbülcü, Nazan Ökçün, Suzan Yılmaz ve Turhan Uludağ'dan oluşan editörlerin yaptığı seçki, Kıbrıs'ın ihtiyaç duyduğu önemli bir çalışma ortaya koymuş. Malesef özellikle akademik ilgiye yönelik, Kıbrıslıtürk edebiyatı ile ilgili çalışma pek bulunmuyor. Hele Kıbrıslıtürk yazarları ve eserleri tanıtmaya yönelik böylesine zengin bir seçki, özellikle akademik perspektiften yaklaşmak isteyenler için önemli bir boşluğu doldurmanın yanısıra büyük kolaylık sağlıyor. Özellikle eserlerin ikidilli, yani hem Türkçe hem İngilizce olarak yayımlanması seçkinin hedef kitlesini oldukça geniş tuttuğunu gösteriyor. Bununla birlikte seçki, Yaşın'ın önsözünde belirttiği üzere, akademik bir antolojik inceleme olmak iddiasında bulunmuyor. Ancak, çoğunlukla İngiliz Edebiyatı ve Kültürel İncelemeler geçmişine sahip kişiler tarafından hazırlanan derlemeler, aslında akademik bir tona sahip. Özellikle son iki cilt, yani Edebiyat Eleştirisi ve İnceleme, Yaşamöyküsü ve Kaynakça, diziye akademik tonunu katan önemli kitaplar. Edebiyat tarihine ve üretilen eserlerin hem sosyal hem de sanatsal kabulune kılavuzluk eden Edebiyat Eleştirisi ve İnceleme cildi, seçkinin diğer ciltlerinde yer alan eserler ve yazarları üzerine eleştirel metinler içeriyor. Bu şekilde, yer bulan eserler ve yazarları ile ilgili daha derinlikli bir resim sunmakla birlikte, tartışma alanı oluşturuyor. Bu da akademik bakış açısına önemli bir katkı teşkil ediyor. Serinin son cildi, Yaşamöyküsü ve Kaynakça, seçkide yer alan yazarlar, eleştirmenler ve seçkinin editörler hakkında ansikopedik sayılabiliecek kısa bilgiler veriyor. Bu şekilde, okumakta olduğunuz yazarın yaşamöyküsü hakkında el altında bir kaynağa sahip oluyorsunuz. Kitapta ayrıca akademik tarzda hazırlanmış bir de kapsamlı kaynakça kısmı bulunuyor. Kıbrıslıtürk edebiyatının hemen hemen her eseri, üzerine yapılan çalışmalar, inceleme kitapları, bu bibliyografyada sıralanmış. Yani, araştırmanızı geliştirmek isterseniz de bu bibliyografya sayesinde, ilginizi çeken eserlerin izini sürebiliyorsunuz. Tüm bunlar, bu çalışmanın aslında akademik perspektiften ele alındığını gösteren öğeler.


Arşiv taraması

Yüksek Lisansımı tamamladığım Doğu Akdeniz Üniversitesi, İngiliz Edebiyatı ve İnsani Bilimler Bölümünde, Kıbrıs Edebiyatı üzerine çalışan birçok sınıf arkadaşım oldu. Böyle bir heves, bir ara ben de geliştirmiştim ancak bu alanda kaynakların azlığı, özellikle de akademik kaynakların azlığı nedeniyle projeyi sürdürmenin mümkün olamayacağını düşünmüştüm. Zira Kıbrıs Edebiyatı ama hangi eserler? Sadece üzerine çalışmak isteyeceğim eserleri seçmek için bile, birçok eser okumak ama en önemlisi bunlara ulaşmak (kitapevi de yokken) gerekiyordu. Modern Kıbrıslıtürk Edebiyatı Dizisini ortaya çıkaran ekip, kapsamlı bir arşiv taraması ile bu seçkiyi oluşturmuşlar. Bazı eserlere, başka metinlerde adları geçmesine rağmen, yani varlıkları bilinmesine rağmen, ulaşılamamış. Yani ekibin yaptığı araştırma, azımsanacak boyutlarda değil, çok emek verildiği aşikar.

Peki kimler var?
Peki seçkide kimler var? 1870'lerden, yani İngiliz sömürgecilerinin adaya baskı makinası getirmesiyle kitap basmanın kolaylaştığı yıllardan günümüze uzanan bir zaman dilimini kapsıyor Modern Kıbrıslıtürk Edebiyat Dizisi. Başka bir deyişle, modernlikten postmodernliğe uzanıyor. Kendi eleştirel tavrını da buradan alıyor. Seçkide yer alan şair, yazar, öykücü ve eleştirmenler arasında ilk göze çarpan ve tanıdık gelenler şöyle: ünlü soyut-avangard şair Osman Türkay, şair ve romancı Neşe Yaşın, geçtiğimiz senelerde yitirdiğimiz düşünür Ulus Baker, ünlü romancı Fikret Demirağ. Son yıllarda uluslararası beğeni toplayan Kıbrıslıtürk yönetmen Derviş Zaim de seçkide bir senaryosu, bir de romanı ile yer alıyor.


Birkaç yakıştıramadığım nokta

Seyyal Taner'in şarkısında dediği gibi: "gizli kalsa herkes bilse" ikilemini yaşatan bir durum. Zira böylesi kapsamlı, emek verilmiş, heyecanla oluşturulmuş ve her yönüyle takdiri bence hakeden bir çalışmaya yakışmayan bazı özensizlikler göze çarpmıyor değil. Bu kadar güzel tartışmalar yaratan bu seri üzerine bu kadar çok şey söylemişken noktayı koymak isterdim zira içimden canımı sıkan bu noktaları söylemek gelmiyor. Ama işte bilinmeli ki ikinci baskısında en azından düzeltilmeli diye düşünüyorum. Yine de bilinmeli ama konuşulmamalı, yani bu açıdan bir eleştiri değil, başka yönleri konuşulmalı tartışılmalı. Canımı sıkan ilk şey, kitaplarda çok fazla yazım yanlışları olması. Hızlıcana bilgisayarda yazılmış izlenimi veren yazım yanlışlarıyla sıkça karşılaşmak, her ne olursa olsun, özensiz izlenimi veriyor. Kimi zaman noktalama işaretlerinden sonra boşluk var kimi zaman hiç yok. "Kıbrıslıtürk" kelimesi, ironik olarak, en çok yanlış yazılan kelime sanırım. İkincisi, editörlerin önsözlerinde bir terimsel bütünlük olmaması, yine ortaya konmuş çalışmanın akademik boyutuna darbe vuruyor. Kimi editörlerimiz Modern Kıbrıslıtürk Edebiyatı derken, kimileri Yeni Kıbrıslıtürk Edebiyatı demeyi tercih ediyor. Bir de bunlara, ele alınan dönemi 3 dönemde inceleyerek Modern Dönem, Çağdaş Dönem, ve Şimdiki Dönem başlıkları verilince, kavram karışıklığı doğmuş. Kimi editörler Kıbrıslıtürk Edebiyatı için KTE gibi bir kısaltma kullanırken, bu kısaltmanın ne anlama geldiğini parantez içinde belirten sadece sanırım Ahmet Gildir olmuş. Birden bire KT Edebiyatı veya aynı yazı içinde KTE gibi ifadelerin dönüşümlü kullanıldığını görmek, okuma deneyimi açısından kafa karıştırıcı ve yine özensizlik izlenimi yaratıyor.

Serideki Başlıklar
1. Şiirler (Hazırlayan: Suzan Yılmaz)
2. Operet ve Oyunlar (Hazırlayan: Bilen Kılıç)
3. Anı ve Gezi Yazıları (Hazırlayan: Ahmet Gildir)
4. Öyküler (Hazırlayan: Gür Genç)
5. Romanlar (Hazırlayan: Turhan Uludağ)
6. Denemeler (Hazırlayan: Nazan Ökçün)
7. Edebiyat Eleştirisi ve İnceleme (Hazırlayan: Murat Bülbülcü)
8. Yaşamöyküsü ve Kaynakça (Hazırlayan: Jenan Selçuk)

Monday, 9 March 2009

Huzur - Ahmet Hamdi Tanpınar


Tanpınar, uzun zamandır okumak istediğim, sürekli ertelenmesinden suçlulukla karışık bir tür rahatsızlık duyduğum bir yazardı. Lise yıllarımda eserleriyle tanışıp büyük bir hayranı olduğum Orhan Pamuk'un etkilendiği bir romancı olarak Tanpınar, okumadan da seveceğimi hissettiğim bir yazardı. Marcel Proust'la olan uzun süreli münasebetimin üzerine bir gün, bir arkadaşımdan Tanpınar'ın Proust'tan çok etkilendiğini işitmiştim. İşte o günden beri Tanpınar'la ilgili hissettiklerim iyice karmaşık bir hal aldı. Yaşamı bize bir ucundan dokunan, benzer şeyleri sevdiğimiz, benzer şeylerden etkilendiğimiz, benzer şeyler beklediğimiz bir kişiyi uzaktan da tanıyor olsak, ona sempati duyarız, ve hatta uzaktan bir aşk besleriz. Ancak öte yandan bu kişiyle kavuşmanın, kavuşma anında ve sonrasında doğacak o coşkunun hakkını vermek istermiş gibi sürekli geciktiririz karşılaşmayı. Nasıl olsa buluştuğumuzda olacakları biliriz de, bu anı, zaman (ve hatta mekan) içinde kendi istediğimiz noktaya konumlandırmanın lüksünü yaşarız. Biraz kibirli olan bu tutum, beraberinde acı, kaygı, ve merak getirir. Çünkü bu buluşma anı, bir kereye mahsustur: bir kerede, bir yerde, bir anda olacak, ve sonrasında herşey değişecek...
Benim Tanpınar'la geciken buluşmam öyle oldu ki sürekli ertelenemesinden pişmanlık duydum. Ancak, bir yandan da Huzur'daki Mümtaz'la aynı yaşta olmamın verdiği bir güzellik beraberinde geldi.
Huzur'u okumaya Cumartesi günü başladım. İlk başta susuzluğumu gidermek istercesine hızla gözlerimi gezdiriyordum sayfalarda, ancak çok geçmeden bunun yavaş yavaş tatlı tatlı okunması gereken bir roman olduğunu hissettim. Normal okuma hızımın çok gerisinde okuyorum Huzur'u. Şu anda 123. sayfadayım.
İlk gün, 75 sayfa okudum. Roman, bir hastalık havasıyla başlıyordu. Bu ilk 75 sayfada beni en çok etkileyen Mümtaz'ın çocukluğunun anlatıldığı sayfalardı. Babasının ölümü, Annesi'yle olan yolculukları, Antalya'nın muhteşem doğa tasvirleri.. Doğa, rüya, varoluş, bilinç, bilinmezlik... Bunları nefes kesici bir akıcılıkla harmanlayan, adeta organikleştiren Tanpınar, daha bu ilk sayfalarda beni kendine esir etmişti. Mümtaz'ın bu yalnız çocuk hallerini Mozart Requiem eşliğinde okudum.
Dün, 122. sayfaya kadar okudum. Roman'ın ikinci bölümü, Nuran üzerine. Tanpınar'ın aşk tasvirlerinin, çocukluk tasvirlernin yanında sönük kaldığını düşünüyorum şimdilik. Ancak yine de muhteşem... Bu kısımlarda, "deniz" , "müzik" ve "akışkanlık" gibi motifler ilgimi toplamaya başladı. Bu motiflerin üzerine gitmeyi planlıyorum.. ve elbette Boğaz: akışkan, palimpsest...